Yedi Ölümcül Günah

Tarihçe

Baş günahlar olarak da bilinen yedi ölümcül günah ilk olarak Aziz Büyük Gregory tarafından “Moralia in Job” isimli eserinde ortaya konmuştur. Bu günahlar Grek manastır teoloğu Pontus’lu Evagrius’un sekiz şeytani düşünce ve Aziz John Cassian’ın sekiz ana kötülük tarifinden esinlenerek yaratılmıştır.

Evagrius tarafından açıklanan sekiz şeytani düşünce şunlardır: oburluk (açgözlülük, daha fazla istemek, haddinden fazla istemek), gayrimeşru ilişki, para hırsı, hoşnutsuzluk, öfke, keder, aşırı kendini beğenmişlik ve kibir. Bunların kendi içinde tabi ki en kötüsü kibir olarak kabul edilmek üzere belirli bir sıra takip ederler.

Aziz John Cassian “Konferanslar” ında bu sekiz günahı şöyle tanımlamıştır; oburluk (açgözlülük, daha fazla istemek, haddinden fazla istemek), gayrimeşru ilişki, hırs, öfke, keder, endişe (kuruntu), aşırı kendini beğenmişlik ve kibir. Ona göre bu günahların her biri bir diğerine sebebiyet vermekteydi. Mesela oburluk zinaya yol açardı, zina ise hırsa götürür ve bu böyle devam ederdi.

Aziz Büyük Gregory’nin yedi ölümcül günahı açıklaması ise 6. yy ın sonlarına rastlar. Listeyi sekizden yediye indirir. Günahları sıralayışındaki mantık onların sevgi’ye karşı bulundukları noktayı göz önüne alır. En hafifinden şiddetlisine doğru sıralama şöyledir; şehvet, oburluk, keder, hırs, öfke, kıskançlık ve kibir. Daha sonraları keder yerini tembelliğe bırakacaktır.

Bu günahlar baş günahlardır çünkü her biri başka günahlara yol açabilir. Örneğin; hırs hırsızlığa yol açarken şehvet zinaya götürür.  Daha sonraları özellikle Aquino lu Tomas tarafından günahların ağırlığının derecelendirilmesine karşı çıkmıştır.

Günahlar
En kötü günah en sonda olmak üzere Dante’nin İlahi Komedya’sında Araf bölümünde sıralama şöyledir;

Şehvet – Yasadışı seks ilişkisi kurmak, evli olmadığı kimseyle seks yapma isteği duyma (gayrimeşru ilişki) Dante’nin kriterlerine göre “başkaları için aşırı ilgi duyma” böylece Tanrı sevgisinden uzaklaşma. Yedi Ölümcül Günah’ın Latince listesinde şehvet – luxuria ile tanımlanırdı

 

Oburluk (Açgözlülük) – Aşırı yemek, içki ve sarhoş edici madde tüketimi. Aşırı tüketimin zevkine kapılma ve bunu isteme… Dante’ye göre zevke aşırı düşkünlük Latince gula ile karşılanır.

 

Hırs – İhtiyacı olandan daha fazlasını istemek (Dante’ye göre para ve güce aşırı istekli olmak) Latince listede avaritia ile karşılanır

 

Tembellik – Zamanı boşa geçirme, miskinlik, uyuşukluk. Tembellik cezalandırılır çünkü; tembel kişi başkalarının daha çok çalışmasına yol açar, yapılması gereken işler yapılmaz, aynen oburluk gibi boşa tüketmedir, zamanı boşu boşuna geçirmektir. Denge esasına göre; fazla üretmeyen biri fazla da tüketmeye de ihtiyaç duymaz. (Dante’nin teolojisine göre tembellik kişinin Tanrı’yı kalbi, aklı ve ruhu ile sevmemesi demektir)  Latince listede acedia ile karşılanır.

 

Öfke – Nefret, intikam ve reddetmenin uygunsuz duygularla ve adalet dışı yöntemlerle dışa vurumu. Latince karşılığı ira dır.

 

Kıskançlık – Konumlarından dolayı başkalarını çekememe (Dante’ye göre başkalarını sahip oldukları şeylerden mahrum bırakmaya duyulan istek sevgi) Latince karşılığı invidia dır

 

Kibir – Önemli olmaya ya da başkaları tarafından önemsenmeye ya da kendisini aşırı sevme isteği. (Dante’ye göre komşunu küçük görme ve aşağılamaya duyulan sevgi) Latince karşılığı superbia dır.  Jacob Biederman’ın ünlü ortaçağ oyunu Cenodoxus ta superbia bütün günahların en kötüsüdür ve Paris’in ünlü doktoru Cenodoxus’un mahvına sebep olur.


Bütün bu günahlar bir çok kez kendi aralarında sınıflandırılmış hatta belirli bir hiyerarşi yaratılmaya çalışılmıştır.  Daha önceden belirttiğimiz gibi bu günahlar için kullanılan Latince karşılıklar; superbia, avaritia, luxuria, invidia, gula, ira ve accidia kelimeleridir. Bunların baş harflerini bir araya getirdiğimizde saligia kelimesini elde ederiz. Latince fiil olarak bu, ortaçağ latincesinde saligiare ye dönüşür. (ölümcül günah işlemek) Aynı şekilde İngilizce’de de bu şekilde yedi günahı anımsamak için bazı kısaltmalar kullanılmıştır. Örneğin PEG’S LAW gibi…

Katolik Kilisesi’nin Resmi İlmihali’nde 2865 nolu bölümde Papa II. John Paul’ün emriyle yedi günah bir paragraf olarak ele alınmıştır. Ahlaki açıdan yedi ölümcül günaha vurgu yapmak yerine on emir ve dinin güzelliklerine övgü yapılması ve önem verilmesi Papa’nın tercihi olmuştur.

Bu günahların karşılıkları olan yedi erdem şunlardır; alçakgönüllülük, sabır, merhamet, iffet, itidal, heves (şevk), cömertlik.

 

İblislerle eşleştirme

Lucifer – Kibir

Mammon – Hırs

Asmodeus – Şehvet

Leviathan – Kıskançlık

Beelzebub – Oburluk (sineklerin tanrısı)

Satan – Öfke

Belphegor – Tembellik

1589 da Peter Biensfield her bir günahı yukarıda görüldüğü gibi bir iblisle eşleştirmiştir.

 

Yedi Erdem

Yedi erdem Prudentius’un destansı şiiri Psychomachia dan esinlenerek ortaya konmuştur. Bu erdemlere sahip olmak kişiyi yedi ölümcül günaha karşı koruyacaktır. Roma Katolik Kilisesi tarafından belirlenmiş bu erdemler şunlardır; alçakgönüllük, sabır, merhamet, iffet, itidal, şevk ve cömertlik. Bunlar yedi günahın tam tersi olarak kabul edilmektedir. Diğer bir yedi erdem listesi ise dört baş erdem – basiret, adalet, ölçülülük ve metanet ve üç teolojik erdem – inanç, umut ve sevgi (merhamet) den oluşmaktadır. Bu formül kuşkusuz Platon’da karşımıza çıkan Greklerin erdemleriyle korintliler 13 deki Hristiyan erdemlerinin karışımıdır.

 

Günaha karşı erdem – Sin versus virtue

Dante’nin İlahi Komedyası na göre günahlar ve karşılarında erdemler

Şehvet (arzulanmayan aşk)  --- İffet ( saflık, temizlik)

Oburluk (aşırılık)  ---   Ölçülülük

Hırs --- Merhamet

Tembellik --- Şevk (Heves)

Kıskançlık ---  Cömertlik (paylaşım)

Kibir  ---  alçak gönüllülük

 

Erdem

Erdem (virtue Latince virtus, Grekçe arete ) insanı doğru şeyler yapma noktasında güdüleyen kalıcı  ve iyi oluşturulmuş iyi davranışlardır. Erdem kadın ve erkeğin etik açıdan ihtişamıdır. Kelime Grekçe arete kelimesinden gelir Latince karşılığı virtus insan, erkek anlamında vir kelimesinden türemiştir. Yani insana dair anlamındadır. Vir kelimesi maskülin bir kelimdeir ve erdemler ilk olarak savaşta cesaret göstermek gibi erkeklere mahsus şekillerde tezahür etmiştir. Etimolojinin pek çok ironisinden biri olarak İngilizce’de erdem kelimesi kadının iffetine karşılık olarak kullanılagelmiştir.

Grekçede daha ziyade ethike arete olarak geçer. Yani davranışta mükemmellik. Her zaman olması gereken şey. Erdemli olmakda ısrar etmeli ve her erdem  karakter yapısı haline gelene kadar kişi tarafından sürekli tekrarlanmalıdır.

 

Batı felsefe geleneğinde erdem

Batı kaynaklı erdem sıralamalrının kökeni Platon’un Cumhuriyet’ine kadar gider. Çok daha geniş bir erdem sınıflandırmasını Aristo’nun Nichomachean Etikleri isimli yapıtında bulabiliriz. Antik felsefede erdem meselesi bütün filozoflarda geniş yer kaplardı ve Cicero’nun uyarlaması ile Hristiyan filozoflar tarafından da büyük ölçüde kabul görüp Katolik teolojini temel taşları arasına girmiştir.

 

Erdemlerin Birliği

Klasik olarak filozoflar en çok da Aristo, erdemlerin yalnız birinin peşinde koşmaktansa hepsine birden sahip olmaya çalışmak çok daha doğru bir davranıştır der. Örnek olarak adaletli olmak için kişinin akıllı da olması gerekir. Erdemlerin birliği tezi tartışmalı bir konudur. Kimisi cesur bir insanın akılsız olabileceği gibi iyi huylu bir insanın adalet duygusundan yoksun olabileceğini iddia edebilir.

Aristo özellikle bazı erdemlerin harmonize olduğunu söyler şöyleki; dianoethic (rasyonellikle inşa edilenler: maddeyi anlamak, bilim, bilgi, pratik zenaat, patrik akıl) ve ethic (geleneklerle inşa edilenler: cesaret, ölçülülük; özellik bazında: cömertlik, iyi niyet; şeref bazında: gurur, ispatla iddia etmek, öfkenin kontrolu; sosyal: doğruluk, arkadaşlık, hazırcevaplık, politik: adalet

Nietzche kesinlikle erdemlerin birliğini kabul etmeyen düşünürlerin en önemlilerindendi  ve iddiasına göre hiçbir şekilde uyumlu olarak bir araya gelemezlerdi.

 

Basiret ve erdem

Romalı Stoiklerden Seneca mükemmel basiretin mükemmel erdemden farklı olamayacağını söylemiştir. Seneca’nın bakış açısı itibariyle; en uzun vadede ve bütün durumları göz önüne alarak düşündüğümüzde en sonunda mükemmel derecede basiretli insan mükemmel derecede erdemli insanla aynı şekilde davranacaktır. Bu görüşü pek çok insan kayda değer bulmuş ve her bir erdemin ne kadar basiretli olduğunu belirlemeye diğer bir deyişle aralarında nasıl bir uyum olabileceğini araştırmaya yönelmiştir.

   

LUCIFER

Lucifer ışık anlamına gelen lux (sahiplik “genetiv”hali lucis) ile ferre (taşımak, getirmek fiili) kelimelerinin birleşiminden türemiş Latince bir kelimedir. Grek söyleninde Lucifer Prometheus olarak görünür; o insanlığa ışığı getirendir. Şairler tarafından Sabah Yıldızı’nı, Venüs tanrıçanın aldatıcı görüntüsünü araya soktuğu zaman belirtmek için kullanılmıştır. Lucifer Jerome’un Vulgate’sinde (Septuagint’in Grekçe çevirisinden) direkt olarak heosphoros yani “sabah yıldızı” ya da “Gün Yıldızı”  edebi açıdan ise Şafağı Getiren olarak  Isaiah’ın 14:12 sinde çevrilir.  Hristiyan inanışına göre Lucifer Tanrı’dan sonra ikinci konumdadır ve cennetteki en büyük melektir. Fakat hırs ve kibir tarafından aldatılmış ve Tanrı’ya isyan  etmiştir. Bunun sonucu olarak cennetten  kendisi ile beraber olanlarla birlikte  kovulmuştur. Bu süreç sonunda Lucifer Şeytana takipçileri ise iblislere dönüşmüştür.

Modern astrologlar Venüs gezegenini  onun Roma dönemi astrolojisinde şimdiki ismini almadan önce Lucifer olarak bilindiğini söyleyerek tanımlarlar.

 

Roma şiirinde Lucifer

Lucifer “sabah yıldızı”nın şiirsel adıdır ve Grekçe eosphoros (şafağı getiren) kelimesinin en yakın çevirisidir ki Odyssey ve Hesiod’un Theogony’sinde görünür.

Lucifer’in antik Roma’da kullanımı  Vergilius’un Georgics adlı şiirinde görülür;

 
Sabah Yıldızı ilk göründüğünde

Gün daha yeni başlayıp

Çimenler hala çiy kaplıyken

Serin çayırlara koşmak için

Acele edelim…

 

Benzer şekilde Ovidius’ta da;

"Aurora, kızıla çalan şafakta görünür hale gelip, kan kırmızı kapılarını ve gül dolu dehlizlerini etrafa saçarken; Yıldızlar sırayla sönmeye başladı, yerini en son terk eden Lucifer’in emirlerine uyarak…"

 (Metamorfozlar)

 

Statius gibi çok daha coşkun şairler bu mecazi anlatımı mitsel olarak değil ama Işık Getiren’in hala şiirsel kişileştirmesi olarak daha derli toplu ama alegorik açıdan daha verimli şekilde geliştirebilirler.

Ve şimdi Aurora, Mygdonian’daki istirahatgahından yükselirken göklerden gelen soğuk gölgeleri etrafa saçtı ve saçlarındaki çiy tanelerini güneşin ışınlarının derinliklerine doğru savurdu, ve yabancı bir dünyayı terk eden ağır bir küheylan ile, Ona doğru, bulutların arasından gül kırmızı Lucifer son dem ateşini (ışığını) çevirdi, ta ki ateşli babanın döngüsü tamamlanıncaya ve sonrasında ışınlarını kız kardeşinin çalmasına izin vermeyinceye dek..

 
Hristiyan geleneğinde Lucifer

Jerome elinin altında bulunan Septuagint ve pagan şiirine olan aşinalığı ile Helel’i Lucifer olarak çevirmiştir. Hristiyan geleneğin antik çağların yılanı ile Cennet Bahçesindeki yılanı ve düşen melek, Lucifer ile Şeytanı eşleştiren büyük bölümü Son Vahiy bölümü 12:5 e dayanır. (O, antik çağların yılanı aşağıya atıldı 12:7 ve 12:10)   Bununla beraber Tertullian (Contra Marrionem’de) Origen (Ezekiel Opera’da) ve diğer bir çokları Lucifer’i Şeytan (Satan) olarak belirtirler.

Homer’de bu doğaüstü düşüş;  “bütün gün boyunca başım önde taşındım durdum ve gün batımında Lemnos’a düştüm ama hala içimde hayat vardı” İlyada da ki Hephaestus’un Olimpos’tan düşüşüyle bağlantılı olarak açıklanır. Titanların düşüşü de Hesiodos ta benzer şekilde tasvir edilir. Hristiyan yazarların populer anlatılarında bu gelenek Lucifer’in düşüşü olarak yer almıştır.

Hristiyan yorumların en üst seviyeye ulaşmasıyla Jerome’un Vulgate çevirisinde Isaiah 14:12 de dünyaya düşen baş meleği; sabah yıldızı olarak kaybettiği şanının arkasından matem tutmak zorunda olan Lucifer diye adlandırır. Bu görüntü sonuç olarak Lucifer’in karakterini tanımlar; Kilise Babaları Lucifer’in Şeytan’ın özel ismi olmayıp Onun dünyaya nereden düştüğünü belirten bir tanım olduğunu ortaya koymuşlardır. Aziz Jerome ise onu Şeytan’ın özel ismi haline getirmiştir.

Belirtmek gerekir ki Eski Ahit içinde Şeytan’ın isyanı ve düşüşü tek bir anlatı halinde  özellikle geçmez. Bu yazılı olmayan inanç değişik pasajların yorumlarından derlenmiş ve Hristiyan Söyleni olarak kategorize edilmiş ve bir çok  bölümün aksine oldukça saldırgan bir üsluba sahiptir.

 

Vulgate’de lucifer kelimesi pek çok yerde geçer; Gündüz Yıldızı (Venüs gezegeni), sabahın ışığı (Job 11:17); zodiak kuşağı (Job 38:32) ve Aurora (Psalm 109:3). Yeni Ahit’te ise İsa Mesih (Jesus Christ (II peter 1:19) “sabah yıldızı” ile bir tutulmuştur.

Yeni Ahit’te sabah yıldızına yapılan bütün göndermeler Lucifer’i işaret etmez, örneğin Revelation (Vahiy Kitabı)

2:28 Ve ona sabah yıldızını vereceğim

22:16 Ben İsa, kilisede size bunları ifşa etmek (açıklamak, kanıtlamak) için meleğimi gönderdim. Ben Davud’un  (ve) parlak sabah yıldızının kökeni ve kaynağıyım.

 

Doğu İmparatıorluğunda, ki Grekçe konuşulurdu, “sabah yıldızı” (heosphorus) bu erken dönem çağrışımlara anlam bakımından hala sahip bulunuyordu. Kremona bişopu Liutprand 968’de İmparator Nicephorus’un huzuruna çıktığında Aya Sofya’da imp. Gelirken söylenen kutlama şarkısını rapor etmişti;

“ İşte sabah yıldızı görünürken, Eos yükseliyor; görüntüsünde güneşin ışınlarını yansıtıyor – o Sarazen’lerin (Müslümanlar, Araplar) soluk ölümü, Nicephorus, kural koyan.

 

Edebiyat

“Cehennemde hüküm sürmek Cennet’te hizmet etmekten daha iyidir.” Kayıp Cennet Kitap I, 263

Lucifer, John Milton’un Protestan destanı Kayıp Cennet’in anahtar karakteridir. Milton Lucifer’i eserinde oldukça sempatik, azimli ve gururlu olup Tanrıya karşı gelen ve cennette savaş çıkaran sonra da yenilip kovulan bir melek olarak sunmuştur.  Lucifer tabi sonrasında retorik yeteneğini cehennemi örgütlemek için kullanmak zorundadır; kendisine Mammon ve Beelzebub yardım eder. Daha sonra Lucifer, iyilik ve kötülüğün sırrının saklandığı ağacın meyvasından yemesi için başarıyla kandıracağı Havva’nın (Adem’in karısı)  bulunduğu Cennet Bahçesi’ne girer.

Lucifer doğal olarak esoterik konuların işlendiği kurgularda görünür. Miguel Serrano’nun Nos isimli eserinde Lucifer Beyaz tanrıların kralı olarak tanımlanır.

 Yedi

Ortaçağ düşüncesinde başkalarına yardım etmek için yapılması gereken Yedi Önemli şey şunlardır;

 

  • aç doyurmak
  • susayana su vermek
  • yabancılara yatacak yer vermek
  • çıplakları giydirmek
  • hastaları ziyaret etmek
  • hapse düşenlere iyi davranmak
  • ölüleri gömmek

Fakat neden yedi tane? Neden altı ya da sekiz değil. Cevap oldukça basittir;

İlk uygarlıklardan bu yana insanoğlu yaşam adına kendi küçük dünyasının çok ötelerinde başka şeyler olduğunun farkındaydı. Böylece en önemli üstün güç olarak en büyük ve parlak fiziki olaya çevirdi gözlerini. Güneş açık bir güç kaynağı idi ve daima tanrı olarak addedilip tapınıldı. Ay da oldukça büyük, gizemli ve güçlüydü, o da tanrı olarak kabul edildi. Aslında bütün gök cisimleri tanrılar soyu olarak düşünülüyordu. Antik çağlardan beri gökte insan davranış ve karakterini etkilediğine inanılan gök cisimleri hep yedi taneydi. Zaman geçtikçe teleskoplar sayesinde daha fazla sayıda gök cismi gözlense de insanoğlu yedi tanrıya olan inancını pekiştirmişti. Hemen hemen her uygarlık bu sayıyı kutsamıştır; Mısırın yedi tanrısı vardı, İslamın yedi cenneti (gök katı), Partlar’ın yedi meleği, Perslerin yedi kutsal atı ve Fenikelilerin yedi gizemli kabir tanrısı mevcuttu. ( Gerçekte kabiristler o kadar gizemliydi ki Fenikeliler bile tam olarak kaç tane olduklarını bilmiyor ama yedi tane olduklarına inanıyorlardı) Japonlar da yedi şans ve mutluluk tanrısına inanıyorlardı. Her ne kadar Japon uygarlığı altı günden oluşan bir hafta sistemi kullanıyor olsa da Japon astrologlar da gökte yedi cisim gözlemişler ve bu sayının uğuruna inanmışlardır.

  

Papa Gregory de 7 ölümcül günah seçti çünkü bu önemli ve güçlü bir sayı olarak kabul ediliyordu.

İncil’de yedinin büyüsel gücü ile alakalı hiçbir yer yoktur. Okuyucuya tanıdık terimler sunmak genel geçer bir yöntemdir. Eğer haftada sekiz gün olsaydı sekizinci gün dinlenme günü olurdu. Önemli olan yedi, sekiz ya da bir başka sayı değildir. Önemli nokta bizim Tanrı için bir zaman dilimi ortaya koymamız gerektiğidir. Belirli bir zamanı inancımız ne emrediyorsa onu yapmak ve ibadet için ayırmalıyız. Sonuçta bu bizi ben-merkezci olmaktan koruyacaktır.

 
* Bu yazı çeşitli İngilizce kaynaklardan derlenip tarafımdan Türkçe'ye aktarılmıştır.

Yorum Yaz
Arkadaşların Burada !
Arkadaşların Burada !